Aklın Sınırlarından Kalbin Basiretine: Gazzâlî Epistemolojisinde İlliyet Eleştirisi, İki Bilginin Telifi ve Tefekkürün Anatomisi
İmam Gazzâlî'nin Tehâfütü'l-Felâsife'deki nedensellik (illiyet) eleştirisi ile İhyâu Ulûmi'd-Dîn'deki tefekkür mimarisini buluşturan; aklın sınırları, 'âdetullah', iki bilginin kalpteki telifi ve kalbin basireti üzerine karşılaştırmalı bir felsefe denemesi.

“Duyulara olan itimadım sarsılınca nefsim dedi ki: ‘Belki de aklî bedihîlerin durumu da hislerin durumu gibidir. Sen hislerin hükmüne güveniyordun; sonra aklın hâkimi geldi ve onların yanıldığını apaçık gösterdi. Eğer aklın bu hakemliği olmasaydı, sen hislerine güvenmeye devam edecektin. O hâlde aklın hükmünün ötesinde başka bir idrak hâkimi daha ortaya çıkabilir ve aklın hükmünün geçersizliğini ortaya koyabilir!’…”
— Ebû Hâmid el-Gazzâlî, el-Münkız mine’d-Dalâl 1
“Âdeten sebep kabul edilen şey ile müsebbeb (sonuç) kabul edilen şey arasındaki irtibat, bizim nezdimizde zorunlu değildir… Susuzluğu giderme ile su içme arasında, tokluk ile yemek yeme arasında, yanma ile ateşe temas arasında zorunlu bir bağ yoktur. Çünkü bu iki şeyden biri diğeri değildir; birinin varlığı veya yokluğu, diğerinin varlığını veya yokluğunu mantıksal olarak gerektirmez.”
— Ebû Hâmid el-Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife, 17. Mesele 2
“Tefekkür; kalpte mevcut iki marifeti (öncül bilgiyi) bir araya getirip onlardan üçüncü bir marifet doğurmaktır. Tıpkı iki cevherin birleşmesinden yeni bir neticenin hasıl olması gibi, iki bilgi kalpte evlendirildiğinde, daha önce bilinmeyen yepyeni bir hakikat ışığı parlar.”
— Ebû Hâmid el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’t-Tefekkür 3
Eser ve Kavram Künyesi
| İnceleme Alanı | Felsefi ve Filolojik Detay |
|---|---|
| Merkezi Mütefekkir | Hüccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî (1058–1111 / h. 450–505) |
| Birincil Klasik Metinler | Tehâfütü’l-Felâsife (17. Mesele), İhyâu Ulûmi’d-Dîn (Kitâbü’t-Tefekkür & Acâibü’l-Kalb), el-Münkız mine’d-Dalâl, Mişkâtü’l-Envâr |
| Epistemolojik Odak | Kesin Bilgi Arayışı (Talebü’l-İlmi’l-Yakînî), İlliyet / Nedensellik Eleştirisi, Âdetullah, İki Bilginin Telifi (İzdivâcü’l-Marifeteyn) |
| Batı Düşüncesi Mukayeseleri | René Descartes (Metodik Şüphe & Rüya Analojisi), David Hume (Tümevarım Problemi & Alışkanlık), Immanuel Kant (Saf Aklın Sınırları & Antinomiler) |
| Tedebbur Sinerjisi | Gölgeyi Kovalamamak (Zühd ve Uzlet), Dijital Minimalizm (Dikkat Disiplini), Evdeki Define (Arayış Arketipi) |
Özet ve Kuramsal Giriş
Modern bilim ve teknoloji kültürünün bazı baskın tasvirlerinde, doğadaki düzenlilikler kolaylıkla zorunlu ve mekanik ilişkiler olarak yorumlanabilmekte; insanın idrak yetisi ise yalnızca duyu verilerini işleyen rasyonel bir hesap aracına indirgenebilmektedir. Oysa Ortaçağ İslam düşüncesinin en önemli epistemolojik ve kelamî tartışmalarından biri, XI. yüzyılın sonlarında Selçuklu başkenti ve Bağdat’ın Nizamiye Medresesi’nde ilimlerin zirvesindeyken derin bir epistemolojik buhran yaşayan, unvanlarını terk edip Şam Emevi Camii’nin minaresinde uzlete çekilen İmam Gazzâlî eliyle gerçekleştirilmiştir.
Gazzâlî’nin zihinsel serüveni, ne basit bir felsefe düşmanlığı ne de modern manada salt seküler bir bilgi teorisi inşasıdır. Eş’arî kelâmı ile Meşşâî felsefe arasındaki gerilimli kavşakta konuşan Gazzâlî; aklın meşru yetki alanını mantıksal bir titizlikle belirleyen, nedensel ilişkinin kendi başına zorunlu olduğu iddiasını eleştiren ve nihayetinde aklı riyazet, nefis terbiyesi ve kalbin basiretiyle (aynü’l-kalb) tahkim eden eleştirel ve çok katmanlı bir metafizik çerçeve sunar.
Bu çalışma; Gazzâlî’nin el-Münkız mine’d-Dalâl’de temellendirdiği epistemolojik şüphe krizinden yola çıkarak, Tehâfütü’l-Felâsife’nin 17. meselesinde ele aldığı sebep-sonuç ilişkisinin zorunluluğu problemini ve David Hume ile arasındaki kavramsal paralellikleri inceleyecektir. Ardından, İhyâu Ulûmi’d-Dîn’in 39. kitabı olan Kitâbü’t-Tefekkür ekseninde tefekkürün anatomisini —iki öncül bilginin (marifeteyn) kalpte telifiyle üçüncü bilginin doğması modelini— ahlaki ve tasavvufi bağlamından koparmadan tahlil edecek; tefekkür, tedebbur, tezekkür, i’tibâr ve basîret kavramlarının işlevsel sınırlarını belirginleştirecektir. Son bölümde ise, çağdaş algoritmik ve teknolojik tasvirler karşısında Gazzâlî’nin kalp aynası (mir’âtü’l-kalb) metaforunun sunduğu tefekkür ve bilişsel inziva imkânı tartışılacaktır.
1. Epistemolojik Kriz ve Yakîn Arayışı (el-Münkız)
Gazzâlî’nin düşüncesini kavramanın başlangıç noktası, onun el-Münkız mine’d-Dalâl (Delâletten Kurtuluş) adlı otobiyografik risalesinde anlattığı derin varoluşsal ve epistemolojik sarsıntıdır. Gazzâlî, gençlik yıllarından itibaren içinde fıtraten var olan hakikati kavrama arzusunu şöyle tasvir eder: “Her şeyin hakikatini kendi aslı üzere bilme susuzluğu benim ta çocukluğumdan beri adetim ve yaratılışımın bir gereğiydi.” 4
Ancak bu arayış, alelade bir öğrenme merakı değildir; Gazzâlî el-ilmü’l-yakînî (kesin bilgi) peşindedir.
el-İlmü'l-Yakînî Arayışı: Duyu Yanılgısından Kalbin Basiretine
1.1. Yakîn Bilginin Ölçütü: Taşın Altına Dönüşmesi İmtihanı
Gazzâlî’ye göre kesin bilgi (yakîn); bilinen şeyin zihinde hiçbir kuşku, şüphe, hata ve kuruntuya yer bırakmayacak derecede apaçık hâle gelmesidir. Öyle ki, mucize gösterdiğini iddia eden biri çıksa, bir taşı altına dönüştürse veya bir asayı yılana çevirse dahi, bu bilginin doğruluğuna dair zihinde en ufak bir tereddüt uyandıramamalıdır. Gazzâlî örneği şöyle somutlaştırır:
“Biliyorum ki on sayısı üçten büyüktür. Şayet biri çıkıp ‘Hayır, üç ondan büyüktür; istersen sana delil olarak şu asayı yılana çevireyim’ dese ve asayı sahiden ejderhaya dönüştürse, onun bu olağanüstü hünerine şaşırırım; fakat üç sayısının ondan büyük olduğu yönündeki idrakimden zerre kadar şüphe etmem.” 5
Gazzâlî bu kesinliği aramaya koyulduğunda, elindeki mevcut bilgi kaynaklarını sırayla teste tabi tutar. İlk durak hissiyyât (duyu organları yoluyla elde edilen veriler), ikinci durak ise zarûriyyât-ı akliyye (aklın ilkeleri ve bedihî hakikatler) olacaktır.
1.2. Duyuların İflası: Gölge ve Yıldız Metaforu
Gazzâlî, duyu algısının insanı nasıl aldattığını iki çarpıcı astronomik ve fiziksel gözlemle delillendirir:
- Gölgenin Hareketi: İnsan gözü bir duvarın veya nesnenin gölgesine baktığında, onun durduğunu, hareketsiz olduğunu zanneder. Oysa bir saat sonra tekrar bakıldığında gölgenin metrelerce yer değiştirdiği görülür. Duyu “Gölge duruyor” diye hüküm verirken; akıl “Hayır, gölge anbean sürekli hareket etmektedir” diyerek duyunun hükmünü geçersiz kılar.
- Yıldızın Büyüklüğü: Gökyüzündeki bir yıldıza baktığımızda gözümüz onu bir altın dinar veya madeni para büyüklüğünde görür. Oysa hendese ve hey’et (geometri ve astronomi) delilleri, o yıldızın yerküreden katbekat büyük olduğunu kesin bir matematiksel ispatla ortaya koyar. Duyu küçültürken, akıl gerçeği ifşa eder.
Bu iki gözlem üzerine Gazzâlî şu sarsıcı epistemolojik sonuca ulaşır: En güçlü kabul edilen görme duyusu dahi bu derece yanılabiliyorsa, diğer duyulara nasıl güvenilebilir? Duyu organlarının sunduğu veriler kesin bilgi (yakîn) olamaz.
1.3. Aklın Bedihîlerinin Sorgulanması ve Rüya Analojisi
Duyuların güvenilmezliği anlaşılınca Gazzâlî, sığınağını aklın zaruri ilkelerinde arar: “Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz”, “Bütün, parçasından büyüktür”, “On, üçten çoktur”.
Fakat Gazzâlî’nin radikal şüpheciliği burada durmaz. Zihin kendi kendine şu soruyu sorar: Duyuların hükmünü aklın hâkimi gelip çürüttüyse; peki ya aklın hükmünü çürütecek, aklın da üstünde bir başka “idrak hâkimi” varsa?
Burada Gazzâlî, felsefe tarihinin en büyüleyici analojilerinden birini kurar: Rüya hâli.
“Görmüyor musun ki uykuda birtakım şeyler görür, birtakım olaylar yaşarsın; rüyada olduğun müddetçe onların gerçekliğine kesin olarak inanırsın, zerre kadar kuşku duymazsın. Ne zaman ki uyanırsın, az önce kesin sandığın bütün o tasavvurların asılsız birer hayal olduğunu anlarsın! O hâlde seni temin eden nedir ki; şu anki uyanıklık hâlinde doğru ve kesin sandığın aklî hükümler, başka bir uyanış karşısında tıpkı rüya gibi dağılıp gitmesin?” 6
Gazzâlî, Hz. Peygamber’e nispet edilen meşhur hikmeti hatırlar:
«النَّاسُ نِيَامٌ فَإِذَا مَاتُوا انْتَبَهُوا» “İnsanlar uykudadırlar; öldükleri vakit uyanırlar.” — Hz. Peygamber’e (s.a.v.) atfedilen hikmet; Gazzâlî, el-İhyâ, IV. cilt
Belki de dünya hayatı bütünüyle bir rüyadır ve ölüm o hakiki uyanıştır; yahut sûfîlerin ulaştığı cezbe ve keşf hâli, aklın kayıtlarını aşan bir başka uyanıklık mertebesidir.
Bu derin kuşku karşısında Gazzâlî yaklaşık iki ay boyunca hiçbir fikri ispatlayamaz, hiçbir kelamı konuşamaz hâle gelir; bu durum modern psikolojinin ve varoluşçuluğun tanıdığı tam bir epistemolojik felç ve krizdir.
1.4. Krizin Çözümü: Kalbe Atılan Nur
Peki Gazzâlî bu felçten nasıl kurtuldu? Birçoklarının zannettiği gibi yeni bir mantık formülüyle, karmaşık bir kıyasla ya da felsefi bir münazara kazanarak değil.
Gazzâlî bizzat açıklar:
“Bu hastalıktan kurtuluş, delilleri peş peşe dizmek veya tumturaklı sözler tertip etmekle olmadı. Bilakis Allah Teâlâ’nın göğsüme attığı bir nur (nûrun yakzifuhullâhu fî’s-sadr) sayesinde oldu. İşte hakikatin anahtarı o nurdur. Kim hakikatin ancak tertipli delillerle açığa çıkacağını zannederse, Allah’ın geniş rahmetini daraltmış olur.” 7
Bu pasaj, Gazzâlî’nin aklı inkâr etmekten veya bedihî ilkeleri bütünüyle çöpe atmaktan ziyade; aklın kendi başına mutlak ve hatasız bir kesinlik kaynağı olduğu iddiasını daha geniş bir manevi ve epistemolojik çerçeve içine yerleştirdiği şeklinde yorumlanabilir. Kalbe doğan ilahî nur, aklî bedihîlerin meşruiyetini iade etmiş; fakat aklın nihai hakikat ufkunda riyazet, ahlaki arınma ve ilahî hidayete muhtaç bulunduğunu aşikâr kılmıştır.
Bu kriz, Gazzâlî’nin Descartes’tan yüzyıllar önce radikal epistemolojik şüpheyi nasıl kullandığını gösterir. Bununla birlikte Descartes, şüphenin içinden sübjektif düşünen benliğe (cogito ergo sum — “Düşünüyorum, o hâlde varım”) sıçrarken; Gazzâlî varoluşsal sükûneti benliğin soyut akıl yürütmesinde değil, kalbe doğan ilahî lütuf ve keşf zemininde temellendirmiştir.
2. Sebep-Sonuç İlişkisinin Zorunluluğu Problemi: ‘İktirân’ ile ’İlliyyet’in Ayrışması (Tehâfüt, 17. Mesele)
Gazzâlî’nin felsefe eleştirisinin en önemli başlıklarından biri, Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) adlı eserinin 17. Meselesi’nde ele aldığı sebep-sonuç ilişkisinin zorunluluğu problemidir. Bu mesele, doğa felsefesinin kalbi olan illiyyet (nedensellik / causality) anlayışına ve mucizenin rasyonel imkânına ayrılmıştır. Frank Griffel ve Stanford Encyclopedia of Philosophy gibi çağdaş akademik kaynakların da vurguladığı üzere 8 Gazzâlî, olaylar arasındaki ardışık düzeni ve nedensel bağlantının varlığını bütünüyle inkâr etmez; onun asıl hedefi, sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin kendi başına zorunlu ve alternatifinin düşünülemez olduğu iddiasıdır. Hatta Gazzâlî, vesileciliğin (occasionalism) yanı sıra belirli şartlar altında ikincil nedenselliğe (secondary causality) de imkân tanıyan çok boyutlu bir tartışma yürütür. 9
Zorunlu Nedensellik Tartışması: Meşşâî Doktrini ve Gazzâlî'nin İştirâk Tezi
Aristocu ve İbn Sînâcı Zorunluluk Anlayışı
- • Zâtî Zorunluluk (Vücûb): Doğal süreçlerde sebep ile müsebbeb arasındaki ilişki, faillerin tabiatı ve sudûr nizamı gereği zorunlu olarak işler.
- • Tabiat ve Suret Verici: Ateş yakma istidadına, pamuk ise yanma kabiliyetine sahiptir; şartlar tamamlandığında etkinin doğmaması düşünülemez.
- • Sebep-Sonuç Düzeni: Âlemdeki doğal akış sabit bir hiyerarşi arz eder; harikulade hadiseler de bu nedensel düzenin derinlikleri çerçevesinde temellendirilir.
Birliktelik (İktirân) ve İlahî Âdet (Âdetullah)
- • Zorunluluk Değil, Yalnızca Birliktelik (el-İktirân): Gözlem bize sadece iki olayın ardışıklığını verir; aralarında mantıksal bir 'zorunlu bağ' ispatlanamaz.
- • Müsebbibü'l-Esbâb: Ateş ve pamuk cansızdır; irade ve kudretten yoksundur. Yakan ateş değil, temas anında yanmayı yaratan Allah'tır.
- • Âdetullah ve Mucize İmkânı: Evrendeki düzenlilik kör bir mekanik mecburiyet değil, ilahî bir alışkanlıktır. Allah dilerse ateşe yakmama emri verebilir.
2.1. Pamuk ve Ateş Örneği: Gözlem Bize Ne Söyler?
Dönemin hâkim Aristocu-Meşşâî felsefesi (Fârâbî ve İbn Sînâ geleneği), nesnelerin kendilerine has zatî tabiatları (tab’) olduğunu, bu tabiatların belirli neticeleri zorunlu olarak doğurduğunu savunuyordu: Ateşin tabiatı yakmaktır; ateş pamuğa temas ettiğinde pamuk zorunlu olarak yanar. Yanmama ihtimali çelişki doğurur.
Gazzâlî bu kabule tarihe geçen şu analiziyle meydan okur:
“Ateşin pamuğa dokunduğu anda yanmanın meydana gelmesi konusunda bizim iki türlü mülahazamız vardır: Birincisi, bu iki olayın ardı ardına gelmesi; ikincisi, yakan failin bizzat ateş olması. Biz birinciyi kabul ederiz; fakat ikincisini reddederiz. Ateş ile pamuk arasındaki tek şey ’beraberlik’tir (el-iktirân). Gözlem bize sadece ateşin pamuğa temas ettiğini ve pamuğun yandığını gösterir. Gözlem, yanmanın bizzat ateş tarafından ve zorunlu olarak yapıldığını asla göstermez!” 10
Gazzâlî’nin bu tespiti mantıksal bir devrimdir: Gözlem (müşâhede), bize ardışıklığı ve eşzamanlılığı verir; fakat nedensel bağı ve zorunluluğu veremez.
Ateş de pamuk da cansız cisimlerdir. Cansız bir cismin nasıl iradesi, kudreti ve eylemi olabilir? Gazzâlî’ye göre yakan fail ateş değildir; ateşin pamuğa değdiği anda yanmayı, siyahlaşmayı ve kül olmayı yaratan bizzat Müsebbibü’l-Esbâb (sebepleri yaratan Yüce Yaratıcı) olan Allah’tır. Allah dilerse ateşi pamuğa değdirir fakat yanmayı yaratmaz (Hz. İbrahim’in ateşe atılıp yanmaması mucizesinde olduğu gibi).
2.2. Gazzâlî ve Hume: Altı Buçuk Asırlık Nedensellik Paralelliği
Felsefe tarihi genellikle nedensellik eleştirisini XVIII. yüzyıl İskoç aydınlanmasının filozofu David Hume’a (1711–1776) mal eder. Hume, A Treatise of Human Nature ve An Enquiry Concerning Human Understanding adlı eserlerinde, iki bilardo topunun çarpışmasını örnek göstererek şunu söyler:
“Birinci topun hareket edip ikinciye çarptığını, ardından ikincinin hareket ettiğini görürüz. Fakat aralarında ‘zorunlu bir bağ’ (necessary connexion) olduğunu hiçbir duyu bize gösteremez. Zihnimiz sadece iki olayın sürekli birlikteliğini (constant conjunction) tecrübe eder ve alışkanlık (custom / habit) sebebiyle birinin diğerini zorunlu kıldığını vehmeder.” 11
Hume’un bu ifadeleri ile Gazzâlî’nin Tehâfüt’teki cümleleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir:
İlliyyet Eleştirisinde İki Zirve: İmam Gazzâlî (1095) ve David Hume (1748)
| Mukayese Boyutu | İmam Gazzâlî (1095 — Tehâfüt) | David Hume (1748 — Enquiry) |
|---|---|---|
| Temel Kavram | el-İktirânü'l-Âdî (الاقتران العادي) Alışkanlığa dayalı eşzamanlı birliktelik |
Constant Conjunction İki olayın sürekli bitişikliği ve birlikteliği |
| Zorunluluk Bağı | Gayru Darûrî (غير ضروري) Sebep-sonuç arasında mantıksal ve zatî bir zorunluluk yoktur. |
No Necessary Connexion Duyuların bize gösterdiği hiçbir zorunlu nedensel bağ yoktur. |
| İnancın Kaynağı | Âdetullah ve Zihnin Alışması (عادة الله) Tekrar eden yaratılış nizamına zihnin intibakı. |
Custom & Habit Zihnin psikolojik alışkanlığı ve geleceğe dönük beklentisi. |
| Örnek Olay | Ateş ve Pamuk: Temas anında yanmayı ateş değil Allah yaratır. | Bilardo Topları: Birinci topun çarpmasıyla ikincinin hareketi sadece ardışıklıktır. |
| Nihai İstikamet | Tevhid & İlahi Kudret: Sebepler putunu kırıp Müsebbibü'l-Esbâb'ın mutlak hürriyetine uyanış. | Ampirik Agnostisizm: Rasyonalist metafiziği çökertip bilginin ampirik sınırlarında kalış. |
Gazzâlî ile Hume, zorunlu nedensellik düşüncesini farklı felsefi ve teolojik bağlamlar içinde ele almış olsalar da, salt tecrübe ve gözlemin olaylar arasındaki zorunlu bağı doğrudan veremeyeceği konusunda dikkat çekici bir paralellik sergilerler. Bununla birlikte aralarındaki benzerlik sınırlıdır: Gazzâlî’de âdetullah ontolojik ve teolojik bir yaratma düzenini ifade ederken, Hume’da alışkanlık (habit/custom) esas olarak insan zihninin psikolojik beklentisini ve ampirik sınırlarını gösterir. Gazzâlî sebepleri ilahî iradeye bağlarken, Hume natüralist ve agnostik bir hatta kalır. İbn Rüşd başta olmak üzere sonraki pek çok düşünür ise Gazzâlî’nin bu eleştirisinin tabiat bilimlerinin rasyonel zeminine gölge düşürebileceği endişesini dile getirerek tartışmayı yüzyıllar boyu canlı tutmuştur.
2.3. ‘Âdetullah’ ve Doğa Düzeninin Mahiyeti
Gazzâlî zorunlu nedenselliğin zatî olmadığını söyleyince dönemin filozofları ve kelamcıları tarafından şu itirazla karşılaşmıştır: “O hâlde evrende hiçbir düzen kalmaz mı? Evimizde bıraktığımız kitabın bir köpeğe, su bardağının bir ateş parçasına dönüşmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz?”
Gazzâlî bu itiraza Âdetullah (Allah’ın koyduğu düzenlilik âdeti / Sünnetullah) kavramıyla cevap verir: Evrende elbette gözlemlenebilir muazzam bir düzen, süreklilik ve ahenk vardır. Fakat bu ahenk, maddî illetlerin kendi içindeki mutlak ve alternatifinden yoksun bir zorunluluktan değil; Yaratıcı’nın evreni belirli bir kanun ve devamlılık üzere yaratmayı irade etmesinden (âdet) kaynaklanır. İnsan zihni de bu tekerrür eden ilahî nizam sayesinde geleceğe dair makul beklentiler ve bilimsel genellemeler kurabilir.
Modern fiziğin özellikle kuantum düzeyindeki olasılıksal tasvirleri ve klasik mekanik determinizmin mikro ölçeklerde yetersiz kalışı, evrenin her düzeyde dondurulmuş bir saat mekanizması gibi işlediği fikrini tartışmaya açmıştır. Bununla birlikte bu durum, Gazzâlî’nin kelamî vesileciliğinin (occasionalism) modern bilim tarafından doğrudan “doğrulandığı” şeklinde bir bilimsel uyuşturmacılık (concordism) olarak okunmamalıdır. Burada söz konusu olan; katı ve mekanik determinizmin mutlak bir dogma olmadığını hatırlatan belirli bir kavramsal ve felsefi paralellikten ibarettir. Gazzâlî’nin nazarında âlem, kanunları ezeli olarak dondurulmuş kapalı bir kutu değil; her an ilahî yaratılışın tecellisiyle ayakta duran dinamik bir sahnedir.
3. Tefekkürün Anatomisi: İki Bilginin Evliliği (İhyâ, 39. Kitap)
Epistemolojisinde aklın sınırlarını çizen ve nedenselliğin kör baskısını kıran Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn’in dördüncü cildinde yer alan Kitâbü’t-Tefekkür (Tefekkür Kitabı / 39. Kitap) ile zihnin hakikate nasıl yürüyeceğinin haritasını çizer.
Tefekkür, Gazzâlî’nin nazarında kuru bir hayalperestlik, zihinsel dağınıklık veya pasif bir teessür hâli değildir. Aksine tefekkür; belirli bir mantık ve metodolojiye dayanan aktif bir zihinsel simyadır.
Tefekkür Simyası: İki Marifetin Kalpteki İzdivacı ve Doğum Formülü
3.1. Tefekkürün Tanımı: İki Marifetin Telifi
Gazzâlî tefekkürü şöyle tanımlar:
“Bil ki tefekkürün manası: Kalpte iki bilgiyi (marifeti) hazır edip, bu iki bilgiden üçüncü bir bilginin doğmasını sağlamak üzere zihni hareket ettirmektir.” 12
Bu yapı biçimsel olarak mantıktaki kıyas (syllogism) formunu hatırlatsa da, Gazzâlî’nin burada kurduğu çerçeve yalnızca soyut ve zihinsel bir çıkarım modeli değildir. Modern kişisel gelişim veya bilişsel terapi tekniklerinden farklı olarak Gazzâlî’de tefekkür; riyazet, nefis terbiyesi, halvet, helal lokma ve ahlaki arınma zemini olmaksızın hakiki semeresini veremez. Zihinde iki bilginin bir araya gelmesi kuru bir teknik değil; bilginin kalpte hâle, hâlin de bedende amele dönüşmesini kapsayan ahlâkî, kalbî ve varoluşsal bir süreçtir. Tek bir bilgi zihinde yalnız kaldığında kısırdır; yeni bir idrak doğuramaz. İki farklı hakikat kalbin zemininde yan yana getirilip birbiriyle temas ettirildiğinde, ilahî inayetin refakatiyle üçüncü bir bilgi şimşek gibi parlar.
Gazzâlî’nin bizzat verdiği klasik örneği inceleyelim:
- Birinci Bilgi (Öncül A): Ahiret sonsuzdur, ebedidir ve kalıcıdır.
- İkinci Bilgi (Öncül B): Dünya hayatı geçicidir, fanidir ve hızla tükenmektedir.
İnsan bu iki bilgiyi zihninde ayrı ayrı taşıyabilir; hatta ikisini de ezbere bilir. Fakat bu iki bilgi kalbin merkezinde tefekkür potasında telif edilmediği müddetçe, kişiye hakiki bir şifa sağlamaz. Ne zaman ki kalp arınır ve tefekkür başlar, bu iki bilgi bir araya getirilir ve kalpten şu üçüncü netice fışkırır:
- Üçüncü Bilgi (Semere): “Kalıcı ve ebedi olan, geçici ve fani olana tercih edilmeye layıktır!”
3.2. Dönüşüm Zinciri: İlim ➔ Hâl ➔ Amel
Gazzâlî’nin epistemolojisinde bilgi asla soyut bir zihin arşivinde hapsedilmek için üretilmez. Her hakiki bilgi (ilim), bir kalp durumunu (hâl) doğurmalı; her hâl ise somut bir davranışı (amel) inşa etmelidir.
- İlim (Tefekkürün Neticesi): Ebedi olanın fani olandan üstün olduğunun üçüncü bir bilgi olarak kalpte idrak edilmesi.
- Hâl (Duygusal ve Ruhsal Dönüşüm): Bu bilginin nuru kalbe sirayet edince, kalp dünyadan yüz çevirmeye başlar; geçici şeylerin çekiciliği solar, ebedi olanın arzusu kalbi kuşatır. Bu hâlin adı tasavvufta zühd ve rağbettir. (Bu kavramın modern zihindeki sükûnet karşılığı için bkz. Gölgeyi Kovalamamak: Zühd, Uzlet ve Modern Zihnin Sükûnet Arayışı).
- Amel (İradeli Eylem): Kalbin yönü değişince, azalar (el, dil, göz, ayak) otomatik olarak kalbe itaat eder. İnsan artık ömrünü fani metalar uğruna heba etmez; hayatını ebedi hakikatin inşasına vakfeder.
Gazzâlî formülü net bağlar: İlim köktür, hâl ağaçtır, amel ise o ağacın meyvesidir. Eğer tefekkür amel doğurmuyorsa, o tefekkür akim kalmış, kalpte kökleşememiş demektir.
4. Kavramsal Mimari: Tefekkür, Tedebbur, Tezekkür, İ’tibâr ve Basîret
İslam düşüncesi, zihinsel faaliyetleri tek bir kelimeye indirgemeyecek kadar zengin bir tefekkür lügatine sahiptir. Bu kavramlar klasik literatürde zaman zaman birbirinin yerine kullanılmakla veya iç içe geçmekle birlikte; burada Gazzâlî’nin ve klasik dil âlimlerinin tahlillerinden hareketle, zihinsel ve manevi süreçleri aydınlatan işlevsel bir kavramsal mimari içinde ele alınmaktadır:
Zihinsel Eylemlerin Filolojik ve Epistemolojik Ayrışması
4.1. Tefekkür (تَفَكُّر): Bilgiden Bilgiye Zihinsel Yürüyüş
Tefekkür, zihnin bilinenlerden bilinmeyene doğru intikalidir (hareketü’l-akl beyne’l-matâlib). Analitiktir, parçaları birleştirir ve bilinmeyen bir hakikatin üzerindeki perdeyi mantıksal ve kalbî bir çabayla aralar.
4.2. Tedebbur (تَدَبُّر): Bir İşin Akıbetini ve Arkasını Görme
Tedebbur, kelime kökü itibarıyla bir şeyin arkası, sonu ve nihayeti anlamına gelen dübür (d-b-r) lafzından türer. Tedebbur; bir hadisenin sadece görünen peşin yüzüne değil, onun arkasında yatan neticelere, varacağı son durağa bakmaktır. Kur’an bu emri doğrudan yöneltir:
﴿أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا﴾ “Onlar hâlâ Kur’an’ı tedebbur etmezler mi? Eğer o Allah’tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde pek çok çelişki ve tutarsızlık bulurlardı.” — Nisâ, 4/82 (ayrıca bkz. Muhammed, 47/24)
Bu hitap; âyetlerin zahirî lafzında takılıp kalmayıp, o âyetin insanın nihai kaderine, varoluşsal akıbetine dair ne söylediğini derinlemesine tartmayı emreder. Tefekkür bir “keşif” ise, tedebbur bir “öngörü ve akıbet bilinci”dir.
4.3. Tezekkür (تَذَكُّر): Fıtratta Saklı Olanı Hatırlama
Tezekkür, zaten bilinen fakat gaflet, unutkanlık veya dünyevi meşguliyet sebebiyle zihnin arka planına itilmiş bir hakikati yeniden canlandırmaktır (zikr kökünden). Klasik tefsir ve tasavvuf çizgisinde bu hatırlama, insanın fıtratındaki tevhid bilincine ve ruhlar bezmindeki elest ahdine (elestü bi-rabbiküm) yapılan göndermelerle de irtibatlandırılır; tezekkür, unutulmuş veya üzeri örtülmüş bu kadim hakikati gaflet perdesinden sıyırma eylemidir. Nitekim Kur’an peygamberi bir “müzekkir” (hatırlatıcı) olarak vasıflandırır:
﴿فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ﴾ “Öğüt verip hatırlat; sen ancak bir hatırlatıcısın. Onların üzerinde bir zorba değilsin.” — Gāşiye, 88/21-22
4.4. İ’tibâr (اِعْتِبَار): Bir Hadiseden Gaybe ve Hakikate İntikal Etmek
İ’tibâr, Arapça ʿ-b-r (ع-ب-ر) köküyle ilişkili olarak bir durumdan diğerine geçiş, bir hadisenin zahirinden batınına intikal etme ve ibret alma anlam alanına sahiptir. Gazzâlî’ye göre i’tibâr; insanın dünyada gördüğü somut olaylardan, tarihsel kıssalardan ve tabiat âyetlerinden hareket ederek, o hadiselerin ardındaki ilahî nizam ve görünmeyen Müsebbib’e yönelik zihinsel ve kalbî bir geçiş yapmasıdır. Kur’an bu çağrıyı veciz biçimde yöneltir:
﴿… يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ﴾ “…Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın!” — Haşr, 59/2
Nesnede ve görünür kabukta takılıp kalmamayı, nesneyi hakikate ulaştıran bir vesile kılmayı öğütler.
4.5. Basîret (بَصِيرَة): Kalbin İrfanî İdrak Yetisi
Basar baş gözünün duyusal görmesi iken; basîret, Gazzâlî’nin tasavvufî ve irfanî epistemolojisi içinde kalbin hakikatleri müşahede etmesini sağlayan manevi idrak kabiliyetidir. Gazzâlî’nin Mişkâtü’l-Envâr (Işıklar Feneri) risalesinde ayrıntılandırdığı üzere akıl, duyu âlemini aydınlatan bir meşale mesabesindedir; kalbin basireti ise ilahî nurla tasfiye edildiğinde varlığın iç yüzünü ve gaybî hakikatleri idrak edebilen manevi bir basiret gözüdür.13
5. Kalp Aynası ve Beş Perde (İhyâ, Kitâbü Şerhi Acâibi’l-Kalb)
Gazzâlî, İhyâ’nın üçüncü cildinin açılışı olan Kitâbü Şerhi Acâibi’l-Kalb (Kalbin Acayip Hâllerinin Şerhi / 21. Kitap) bölümünde, insanın hakikati kavrama potansiyelini tasvir etmek için zengin bir metafor kurar: Kalp Aynası (Mir’âtü’l-Kalb).
Bu tasvirde kalp, fıtratı ve yaratılış gayesi itibarıyla hakikat suretlerini yansıtmaya müsait cilalı bir ayna gibi düşünülür. Nasıl ki temiz ve lekesiz bir ayna karşısındaki nesneleri berrak şekilde yansıtırsa; nefsanî arzulardan ve günah pasından arınmış bir kalp de eşyanın hakikatine ve tevhidi idrake o denli ayna olabilir.
Mir'âtü'l-Kalb: Kalp Aynasının Beş Perdesi ve Hakikat Tecellisi
Peki neden çoğu insanın kalbi bu hakikatleri göremez ve yansıtamaz? Gazzâlî’nin verdiği örneklerden hareketle, aynanın sureti yansıtmasını engelleyen beş temel arızayı şöyle sınıflandırabiliriz:
-
Şekil ve Fıtrat Noksanlığı: Aynanın henüz maden hâlinde olması, biçimlendirilmemiş olmasıdır. Çocukların ve aklî melekeleri henüz gelişmemiş olanların durumudur.
-
Pas ve Kir Tutması: Aynanın yüzeyinin günahlar, süfli arzular, nefsani ihtiraslar ve kin ile paslanıp kararmasıdır. Paslı bir ayna ışığı kıramaz ve sureti gösteremez. Hz. Peygamber bu paslanmayı şöyle tarif eder:
«إِنَّ الْعَبْدَ إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ، فَإِذَا هُوَ نَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ صُقِلَ قَلْبُهُ، وَإِنْ عَادَ زِيدَ فِيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ، وَهُوَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَ اللَّهُ: كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ» “Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer günahtan vazgeçer, tövbe ve istiğfar ederse kalbi cilalanıp parlar. Şayet tekrar dönerse o leke artar, nihayet bütün kalbini kaplar. İşte Allah’ın Kur’an’da zikrettiği pas (rân) budur: ‘Hayır! Doğrusu onların kazandıkları günahlar kalplerini paslandırmıştır.’” — Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83; İbn Mâce, Zühd, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/297
Kalbin cilası ise zikir, istiğfar ve zühddür.
-
Aynanın Hakikat Cihetine Çevrilmemesi: Ayna pırıl pırıl olsa dahi, eğer suretin bulunduğu yöne değil de ters istikamete çevrilmişse sureti gösteremez. İnsan zihnini bütünüyle dünyevi menfaatlere, makam hırslarına ve geçici lezzetlere çevirdiğinde, ayna temiz olsa dahi melekût âlemini yansıtamaz; çünkü sırtı hakikate dönüktür.
-
Taklit ve Taassup Perdesi: Aynanın önüne kalın bir örtü veya perdenin çekilmesidir. Kişinin atalarından, çevresinden veya mensup olduğu zümreden devraldığı kör taklit (taqlîd), dogmatik önyargılar ve taassup, kalbin önüne çekilmiş aşılmaz bir duvardır. Taassup sahibi kişi hakikatin delilini görse dahi perdenin arkasında kaldığı için onu idrak edemez.
-
Yöntem ve İstikamet Cehaleti: Aynayı doğru açıya yerleştirmeyi bilmemektir. İstenen suretin aynaya düşebilmesi için delillerin nasıl kurulacağını, tefekkürün nasıl işletileceğini ve iki marifetin nasıl telif edileceğini bilmeme hâlidir. Mantık ve yöntem disiplininden yoksun bir zihin, iyi niyetli olsa dahi hakikate ulaşamaz.14
6. Modern Zihnin Nedensellik Tuzağı ve Bilişsel İnziva
Gazzâlî’nin dokuz asır önce Bağdat ve Şam’da inşa ettiği bu kuramsal çerçeve, XXI. yüzyıl insanının zihinsel krizine şaşırtıcı bir tazelikle ışık tutmaktadır.
Günümüz insanı iki büyük bilişsel cenderenin arasına sıkışmıştır: Algoritmik Determinizm ve Enformasyon Obezitesi (Infobesity).
Modern Algoritmik Kuşatma Karşısında Gazzâlî'nin Tefekkür İklimi
Algoritmik Determinizm & Enformasyon Obezitesi
- • Mekanik İndirgemecilik: Varlığı yalnızca tıklama, veri ve biyokimyasal reaksiyon zinciri gören katı determinizm; hayretin kaybı.
- • Parçalanmış Zihin: Saniyelerle sınırlı sonsuz sosyal medya akışı (feed) nedeniyle iki bilginin kalpte buluşamaması ve kısırlık.
- • Sessizlik Korkusu: Sürekli harici uyarıcılarla reaktif tutulan zihnin içsel tefekküre ve yalnızlığa tahammül edemeyişi.
- • Amelsiz Malumat Yığını: Sürekli veri tüketen fakat kalbe hâl ve hayata amel olarak yansımayan epistemolojik atalet.
Tevhidi Hayret, Kalbî Sentez ve İrfanî Uzlet
- • Âdetullah ve Sonsuz Hayret: Sebepler putunun kırılması; her an taze yaratılan evrende Müsebbib'in tecellisini müşahede.
- • İki Bilginin İzdivacı: Hızlı malumat yerine, öncüllerin sabır ve sükûnetle kalpte demlenerek üçüncü hakikati doğurması.
- • Uzlet ve Halvet: Dijital gürültünün kesilerek kalp aynasının tasfiye edilmesi; dikkatin merkezi tevhide odaklanması.
- • İlim ➔ Hâl ➔ Amel: Bilginin sadece zihinsel depoda kalmayıp kalpte zühde ve eylemde ahlaka dönüşmesi.
6.1. Algoritmik Determinizm ve Hayretin Daralması
Modern teknolojik sistemlerin ve veri temelli dünya tasvirlerinin gündelik hayatı belirlediği bir çağda; tecrübe, giderek daha fazla katı bir sebep-sonuç ve davranışsal tahmin zinciri içine yerleşmektedir:
Tıklama ➔ Satın alma; kimyasal tepkime ➔ Biyolojik refleks; nöron ateşlemesi ➔ Düşünce...
İnsan tecrübeyi yalnızca mekanik ve davranışsal modellerden ibaret görmeye başladığında, Gazzâlî’nin “hayret” dediği daha geniş varlık tasavvuruna açılan alan daralabilmektedir.
Gazzâlî’nin illiyet eleştirisi bu noktada çağdaş zihin için de düşündürücü bir ufuk sunar: Sebepler kendi başlarına hüküm koyan birer müstakil ilah değil, ilahî hikmet ve iradenin âlemdeki alışıldık tecelli perdeleridir (vesâil). Bir tohumun topraktan filizlenmesi, suyun yerçekimine inat gövdede yükselmesi, gözün görmesi salt “kapalı bir biyolojik mecburiyet” olduğu için değil; her an tecelli eden sonsuz bir Hayat ve İrade tarafından var kılındığı için gerçekleşir. Sebepler perdesinin arkasındaki Müsebbib’i fark edebilen bir idrak, mekanik sıradanlığın ötesine geçerek varlığın derinliğine ve hayret ufkuna kapı aralar.
6.2. Enformasyon Akışı ve İki Bilginin Kısırlığı
Bugün dijital ağlar insanı sürekli, kesintili ve parçalı bir enformasyon akışına maruz bırakmaktadır. Ancak bu durum insanı otomatikman hikmet sahibi yapmamakta; aksine zihinsel dikkati dağıtarak tefekkürün derinleşmesini zorlaştırmaktadır. (Bu meselenin dikkat ekonomisi ve dijital pratikler boyutu için bkz. Ekranın Gürültüsünde Kalbi Korumak: Cal Newport’un ’Dijital Minimalizm’i ve Modern Çağda Uzlet Arayışı).
Gazzâlî’nin tefekkür modeli tam da bu yaraya parmak basar: İki bilginin bir netice doğurabilmesi için kalpte sükûnet, odaklanma ve mevcudiyet gerekir.
Saniyede bir ekran kaydıran, zihni bildirimlerle parçalanmış bir dikkat; ne birinci marifeti kalbinde sabit tutabilir, ne de ikinci marifeti onun yanına getirebilir. İki hakikat derin bir sükûn ve teenni içinde temas edemediğinde zihinde yeni bir manevi idrak doğmaz; hafıza malumat kırıntılarının yığıldığı bir depoya dönüşür. Çok şey bilen ama hiçbir hâli değişmeyen, hiçbir ameli güzelleşmeyen çağdaş malumat hamallığı, tefekkürün iki öncülü bir araya getirememesinden kaynaklanan bu bilişsel kısırlığın bir yansımasıdır.
6.3. Tefekkür İçin Bilişsel İnziva ve Kalp Tasfiyesi
Gazzâlî’nin hem Nizamiye Medresesi’ni terk ederek Şam ve Kudüs minarelerinde aradığı uzlet, hem de İhyâ’da temellendirdiği kalp tasfiyesi; modern zihnin dikkat dağınıklığına karşı anlamlı bir “bilişsel inziva” imkânı sunar. Tefekkür, kesintisiz uyarıcı yağmuru ve zihinsel gürültü altında kolaylıkla icra edilemez.
Hakiki bir tefekkür ve tedebbür ikliminin yeşermesi için:
- Enformasyon Tüketimini Azaltmak: Zihni sürekli dışarıdan beslenen edilgen bir alıcı konumundan kurtarıp, az ve öz hakikat üzerinde derinleşebilecek boşluklar açmak,
- Sessizlik ve Halvet: Gün içinde ekranların, bildirimlerin ve beşerî gürültünün sustuğu içsel sükûnet anları inşa etmek,
- Tek Mesele Üzerinde Sabırla Kalmak: Dağınık konular arasında savrulmak yerine, iki öncül bilginin kalpte birbirini mayalamasına yetecek kadar süre tek bir tefekkür mevzuunda sükûtla bekleyebilmek,
- Ahlaki Arınma ve Riyazet: Kalp aynasını karartan kin, haset, kibir ve dünyevî hırslardan istiğfar ve amelle arınarak idrak pencerelerini hakikate açmak gerekir.
Bu zihinsel ve manevi sadeleşme sağlanamadığında, tefekkür yalnızca teorik bir zihin jimnastiği olarak kalır; kalbe şifa, amele istikamet veremez.
7. Sonuç: Hayret Makamı ve Müsebbibü’l-Esbâb’a Uyanış
İmam Gazzâlî’nin felsefe, kelam ve tasavvuf vadilerinde geçen çileli arayışının bize bıraktığı miras; aklı inkâr eden bir akıldışılık (irrasyonalizm) değil, aklın kendi hududunu bilmesini sağlayan yüksek bir tenkit ve tevhid bilincidir.
Akıl bir basamaktır; duyu yanılgılarının çukurundan insanı çıkarır, mantık ve istidlalin sağlam zeminine ulaştırır. Ancak gaybı temaşa etmek, varlığın nihai sırrına ermek için aklın sınırlarında durup kalbin basiretine ve ilahî hidayete alan açmak gerekir. Aklı mutlaklaştıranlar sebep perdesine takılıp kalanlardır; aklı bütünüyle küçümseyenler ise hakikatin meşru basamaklarını terk edenlerdir.
Gazzâlî epistemolojisinde tefekkürün ulaştığı en yüksek merhale, Müsebbibü’l-Esbâb’ın huzurunda hayrete ermektir.
Sebepleri tamamen terk etmek hikmete aykırıdır; sebepleri mutlaklaştırıp onlara zatî bir kudret atfetmek ise manevi bir gaflettir. Hakiki mütefekkir; sebeplere sarılan, tohumu toprağa eken, pamuğu ateşten sakınan; fakat kalbini sebeplere bağlamayıp daima sebepler perdesinin arkasından her an yaratan Yegâne Fail’e yönelendir.
Kalp aynasındaki perdeler aralandığında, iki kutlu marifet tefekkür odasında birbiriyle telif edildiğinde bu tefekkür çizgisi tasavvufî açıdan “Lâ fâile illallâh — Varlıkta O’ndan başka hakiki fail yoktur” ifadesinde yoğunlaşan bir tevhid idrakine ulaşır.
Kaynaklar ve Notlar
Birincil Klasik Metinler
- Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed. el-Münkız mine’d-Dalâl. Tenkitli Neşir: Cemîl Salîbâ & Kâmil Ayyâd. Dımaşk, 1939. (Türkçe çeviri: el-Münkız mine’d-Dalâl: Akıl-Kalp Bütünlüğü, Çev. Salih Akdemir, Ankara: TDV Yayınları).
- Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed. Tehâfütü’l-Felâsife. Tenkitli Arapça Neşir ve İngilizce Tercüme: Michael E. Marmura (The Incoherence of the Philosophers). Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2000. (Türkçe çeviri: Filozofların Tutarsızlığı, Çev. Mahmut Kaya & Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, 2014).
- Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed. İhyâu Ulûmi’d-Dîn. 4 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Ma’rife. (Özellikle III. Cilt: “Kitâbü Şerhi Acâibi’l-Kalb”; IV. Cilt: “Kitâbü’t-Tefekkür” ve “Kitâbü’z-Zühd”).
- Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed. Mişkâtü’l-Envâr. Neşir: Ebu’l-Alâ el-Afîfî. Kahire: ed-Dârü’l-Kavmiyye, 1964. (Türkçe çeviri: Nurlar Feneri, Çev. Süleyman Ateş, İstanbul: Bedir Yayınevi).
- Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed. Mi’yârü’l-İlm fî Fenni’l-Mantık. Neşir: Ahmed Şemseddin. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1990.
İkincil Akademik Literatür ve Karşılaştırmalı Felsefe
- Descartes, René. Meditations on First Philosophy (İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar). Çev. John Cottingham. Cambridge: Cambridge University Press, 1996.
- Frank, Richard M. Al-Ghazālī and the Ash’arite School. Durham: Duke University Press, 1994.
- Griffel, Frank. Al-Ghazālī’s Philosophical Theology. Oxford: Oxford University Press, 2009.
- Griffel, Frank. “al-Ghazali”. The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Ed. Edward N. Zalta, 2020.
- Hume, David. An Enquiry Concerning Human Understanding (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma). Ed. Tom L. Beauchamp. Oxford: Oxford University Press, 1999.
- Marmura, Michael E. “Ghazali and Demonstrative Science”. Journal of the History of Philosophy, Cilt 3, Sayı 2, 1965, ss. 183–204.
- Yazıcı, Sedat. “Gazzali ve Hume’da Nedensellik”. Felsefe Dünyası, Sayı 37, 2003, ss. 75–94.
- TDV İslâm Ansiklopedisi. “Gazzâlî” maddesi (Mustafa Çağrıcı & Mahmut Kaya). Cilt 13, ss. 489–536. İstanbul: TDV Yayınları, 1996.
- TDV İslâm Ansiklopedisi. “İlliyyet” maddesi (İlhan Kutluer). Cilt 22, ss. 125–130. İstanbul: TDV Yayınları, 2000.
- TDV İslâm Ansiklopedisi. “Tefekkür” maddesi (Mustafa Çağrıcı). Cilt 40, ss. 260–262. İstanbul: TDV Yayınları, 2011.
- TDV İslâm Ansiklopedisi. “Tehâfütü’l-Felâsife” maddesi (Mahmut Kaya). Cilt 40, ss. 288–291. İstanbul: TDV Yayınları, 2011.
Dipnotlar
Footnotes
-
Ebû Hâmid el-Gazzâlî, el-Münkız mine’d-Dalâl, thk. Cemîl Salîbâ & Kâmil Ayyâd (Dımaşk, 1939), ss. 73–75. ↩
-
Ebû Hâmid el-Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife, thk. ve İngilizce çev. Michael E. Marmura (Provo: Brigham Young University Press, 2000), 17. Mesele, ss. 170–172. ↩
-
Ebû Hâmid el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn (Beyrut: Dâru’l-Ma’rife), IV. Cilt, “Kitâbü’t-Tefekkür”, ss. 422–425. ↩
-
Gazzâlî, el-Münkız, s. 68. ↩
-
Gazzâlî, el-Münkız, s. 70. ↩
-
Gazzâlî, el-Münkız, ss. 74–75. ↩
-
Gazzâlî, el-Münkız, ss. 75–76. ↩
-
Bkz. Frank Griffel, Al-Ghazālī’s Philosophical Theology (Oxford: Oxford University Press, 2009), ss. 147–174; ayrıca Frank Griffel, “al-Ghazali”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2020 Edition), Section 5: “Causality”. ↩
-
Griffel, Al-Ghazālī’s Philosophical Theology, ss. 165–173 (17. Mesele’deki dört ayrı argüman ve doğa felsefesinde ikinci nedenselliğe bırakılan kavramsal alan tahlili). ↩
-
Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife, 17. Mesele (“en-Nezariyyâtü’t-Tabîiyye”), Marmura neşri, ss. 171–173. ↩
-
David Hume, An Enquiry Concerning Human Understanding, Section IV: “Sceptical Doubts concerning the Operations of the Understanding” ve Section VII: “Of the Idea of Necessary Connexion”. ↩
-
Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, IV, s. 423. ↩
-
Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr, thk. Ebu’l-Alâ el-Afîfî (Kahire, 1964), ss. 44–52. ↩
-
Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, III. Cilt, “Kitâbü Şerhi Acâibi’l-Kalb”, “Beyânü Misâli’l-Kalb bi’l-İzâfeti ilâ Ulûmihî ve Misâlü’l-Mir’ât” faslı, ss. 12–16. ↩